| İslam tarihi boyunca, Müslüman
ülkelerde diğer uluslarda örneğine rastlanmayan bir hoşgörü hakim
olmuştur. Allah'ın emrettiği üstün ahlak anlayışından kaynaklanan
bu hoşgörü sayesinde, farklı milletler, farklı ırklar ve dinler
aynı toplumda barış, huzur ve özgürlük içinde yaşamışlardır. Önceki
hallerinde dağınık, göçebe, savaşçı kabileler olarak yaşayan gruplar,
İslam'la tanıştıktan sonra üstün bir medeniyet ve kültürü oluşturan
mozaiğin bir parçası haline gelmişlerdir. Bu konuda ünlü tarihçi
Bernard Lewis şöyle bir değerlendirme yapmaktadır:
İslam dünyanın en büyük dinlerinden biridir. Müslüman olmayan bir
İslam tarihçisi olarak kendi görüşümü açıkça belirteyim. İslam milyonlarca
kadın ve erkeğe refah ve barış getirmiştir. Kasvetli ve fakirleşmiş
yaşamlara saygınlık ve anlam verdi. Farklı ırklardan gelen halklarla
kardeşlik ve farklı inançlardan gelen insanlarla makul bir hoşgörü
içinde yanyana yaşamayı öğretti. Müslüman olmayanların da yaratıcı
ve yararlı hayatlar yaşadıkları büyük bir medeniyete ilham verdi,
bunu gerçekleştirerek, bütün dünyayı zenginleştirdi.
Ünlü Alman sosyalist politikacı ve yazar August Bebel de, İslam
hakkında çeşitli teşhislerde bulunurken, genel olarak dinlere karşı
olumsuz tutumuna rağmen gerçekleri kabul etmektedir:
... Bugün, Avrupa'da hala yaygın olan ve İslamiyet'in inanmayanlara
(başka dinden olanlara) fanatik bir tahammülsüzlükle yaklaştığı
kanısına karşı, bunun tam tersinin doğru olduğunu göstermek gerekmektedir.
Hıristiyanlar, Museviler ve öteki dinlerden olanlar, Müslüman dininin
doğduğu ilk günden itibaren, aynı dönemdeki Hıristiyan Avrupa'dakilerin
akıllarının ucundan bile geçmeyecek bir rahatlık ve güven içinde
yaşamışlardır... Museviler ve Hıristiyanlar, gerek İslamiyet'in
en parlak, gerek daha sonraki dönemlerinde, hatta günümüze kadar
uzana gelen örneklerden görebileceğimiz gibi, İslam devlet örgütü
içinde en yüksek mevkilere kadar gelebilmişlerdir. Yahudiler, bugün
bile Hıristiyan Avrupa'da hala kendilerine yasaklanmış onurlu mevkilere
ve haklara, İslam devlet bünyesi içinde her zaman sahip olabilmişlerdir.
Hıristiyanlar ve Yahudiler, sarayda çok yüksek düzeydeki görevlerde
sorumluluklar yüklenmişler, çoğu kez halifelerin danışmanlığını
yapmışlar, özellikle Doğu'da çok saygın bir yeri olan doktorluk
uğraşında sivrildikleri gibi sık sık halifenin başhekimliğine getirilmişlerdir...
Ayrıca Hıristiyan ve Yahudi bilim adamları, İslam bilim adamları
ile dostane ilişkiler kurmuşlardır; gerek dini, gerekse hukuki,
tıbbi ve doğal-bilimsel konular, büyük bir özgürlük içinde ve çok
içtenlikli, her türlü resmiyetten uzak bir açıklıkla tartışılabilmiştir;
böyle bir ilişki, birçok Hıristiyan devletinde hala imkansızdır...
İslam İmparatorluğu, düşünce özgürlüğünün ve kültürün en üst düzeylerine
ulaşabilmiş olmanın mutluluğunu yaşamış ve Doğu; koyu, tutucu bir
karanlığa gömülmüş Avrupa'ya bilginin ışığını taşımıştır.
Bu yorumlarda da belirtildiği gibi, İslamiyet ilk dönemlerinden
itibaren, farklı yapıları aynı çatı altında birleştirecek, huzur
içinde yaşatacak barış ve hoşgörü ortamını sağlamıştır. Bu ortamın
en büyük dayanağı ve güvencesi de Allah'ın Kuran'da iman edenlere
emrettiği ahlaktır. Allah, bir ayette diğer dinlerin mensupları
hakkında şöyle buyurmaktadır:
Şüphesiz, iman edenler(le) Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabiiler(den
kim) Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amellerde bulunursa,
artık onların Allah katında ecirleri vardır. Onlara korku yoktur
ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 62)
Peygamberimiz (sav)'in, Kuran doğrultusunda gösterdiği hoşgörü
ve adalet, ondan sonra gelen Müslüman yöneticilere de örnek olmuştur.
Çeşitli dinlere mensup kabileler, azınlıklar ve devletlerle anlaşma
yoluna gidilmiş, zorunlu kalınmadığı sürece bir savaş yaşanmamıştır.
Peygamber Efendimizin yaptığı anlaşmalar, karşı tarafa büyük haklar
sağlamak ve bunları güvence altına almak konusunda faydalı örnekler
teşkil etmektedir.
Bütün bu anlaşmalar içinde Medine Vesikası (Medine Sözleşmesi)
adı verilen ve İslam tarihinin ilk yazılı anayasası olarak kabul
edilen belge ayrı bir yere ve öneme sahiptir. 622 yılında Medine'de,
Hz. Muhammed (sav) ve Müslüman olmayan toplulukların temsilcileri
arasında bir anayasa hazırlanmış ve imzalanmıştır. Bu anayasayla
farklı zümreler tabi olacakları hukuki sistem açısından serbest
bırakılmakta, vatandaşların çeşitli hak ve görevleri belirtilmekte,
farklı toplulukların birlikte yaşamalarının kuralları belirlenmektedir:
... ve Yahudiler, savaş halinde oldukları sürece, müminlerle birlikte
harcama yaparlar. Benu Avf Yahudileri ise, müminlerle birlikte olan
bir topluluk olup, Yahudiler kendi dinlerine, mallarına, canlarına;
Müslümanlar da kendi dinlerine, mallarına ve canlarına sahiptirler.
Haksızlık yapan ve suç işleyen ise bu hükmün dışındadır. Çünkü bu
kimse, sadece kendisini ve aile fertlerini helak etmiş olur.
Allah'ın Kuran'da bildirdiği hükümlerle belirlenen hoşgörü çerçevesinde
sınırları çizilen bu anayasada, yukarıda belirtilen maddede görüldüğü
gibi Yahudi azınlığa büyük bir özgürlük ve serbesti sağlanmıştır.
Bunun sonucunda da bir yüzyılı aşkın bir süredir birbirine karşı
düşmanca duygular besleyen farklı din ve ırklara sahip topluluklar
birarada ortak bir yaşam kurma imkanı elde etmişlerdir. Hz. Muhammed
(sav) bu sözleşme yoluyla her fırsatta birbirlerine saldıran, düşmanca
duygular besleyen ve uzlaşamayan toplulukların arasındaki çatışmaların
son bulabileceğini, onların anlaşarak birarada yaşayabileceklerini
göstermiştir. Medine Sözleşmesi'ne göre herkes hiçbir baskı olmadan
istediği dini, inancı, siyasi ya da felsefi seçimi yapmakta özgürdür.
Kendi görüşlerine sahip insanlarla bir topluluk oluşturabilir. Kendi
hukukunu uygulamakta özgürdür. Ancak suç işleyen kimse, hiç kimse
tarafından korunmayacaktır. Sözleşmeye taraf olan gruplar birbirleriyle
yardımlaşacak, birbirlerine destek olacaklardır ve bir saldırı durumunda
ortak savunma yapacaklardır.
Peygamberimiz (sav) döneminde başlayan bu hoşgörü, daha sonra da
devam etmiştir. Genel olarak İslam idaresi altında bulunan bölgelerde
daima bir Hıristiyan-Yahudi topluluğu olmuştur. Özellikle İspanya,
Kuzey Afrika, Suriye, Irak ve daha sonraki dönemlerde Türkiye'de,
Yahudi cemaatleri, Müslüman olmayan ülkelerde karşılaştıkları büyük
sıkıntı ve şiddetin aksine, özgür ve mutlu bir yaşam sürmüşlerdir.
Bu topluluklar kendi dinlerini uygulamak, sinagoglar açmak gibi
kendi gelenek ve kurallarını uygulamak konusunda serbest bırakılmışlardır.
Yahudilere verilen imkanlar bununla da sınırlı kalmamış, Yahudiler,
siyaset, ticaret, tıp gibi konularda yüksek mevkilerde yer almışlardır.
Bütün bu dönem boyunca Avrupa'nın bazı ülkelerine girmeleri bile
yasak olan Yahudiler, varlıklarını koruma ve geliştirme imkanına
sahip olmuşlardır. Engizisyondan ve katı yönetimlerden kaçan inanç
grupları sığınmak için daima Müslüman ülkeleri tercih etmişlerdir.
Yahudi tarihinde, 800-1200 yılları arasında yaşanan dönem bu yüzden
"altın çağ" olarak adlandırılmıştır. 8. yüzyılın başlarında
İspanya, Müslümanların eline geçmiş ve burada üstün bir medeniyet
kurulmuştur. Bu idare altında yaşayan Yahudi ve Hıristiyan cemaat,
hayatın bütün alanlarında özgürlüğe sahiptiler. Hıristiyan bilim
adamları Müslüman meslektaşlarıyla, Yahudi, Hıristiyan zanaatkarlar
Müslüman ustalarla beraber çalışmışlardır. İspanya o dönemin bilim
ve sanat merkezi haline gelmiştir. Örnek olarak Aristo'nun fizik
ve doğa tarihi konusundaki eserleri burada tercüme edilmiştir. Tercüme
okullarında Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi bilim adamları, el-Harezmi'nin
cebir ve matematik çalışmalarını, 500 yıl boyunca Avrupa'nın standart
tıp kitabı olan İbn-i Sina'nın Kanun'u gibi Arapça elyazmalarını
Latinceye çevirmişlerdir ve bunlar birer başyapıt haline gelmişlerdir.
Bu farklı kültürler birarada o kadar yüksek bir medeniyet ortaya
koymuşlardır ki, sadece Cordoba, yarım milyonluk nüfusu, 21 banliyösü,
500 camisi, 300 hamamı, 70 kütüphanesi ve taş kaplı, lambalarla
aydınlatılmış kilometrelerce yollarıyla İspanya'nın hatta tüm Batı'nın
en büyük şehri haline gelmiştir. Bu özellikleriyle Bağdat ve İstanbul
ile beraber dünyanın en büyük kültür merkezlerinden biri olmuştur.
Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde de İslam'ın adaletli
uygulamalarının pek çok güzel örnekleri sergilenmiştir. Özellikle
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, karşılıklı anlayışın en güzel örnekleri
verilmiştir. Ünlü Hıristiyan teolog John L. Esposito, tarihte Müslüman
devletlerin idaresine geçen Yahudi ve Hıristiyanların büyük bir
toleransla karşılaştıklarını şöyle anlatmaktadır:
Bizans ve Pers topraklarında yaşayan ve zaten yabancı idareciler
tarafından yönetilen pek çok Müslüman olmayan toplum için, İslam
idaresi bir yönetim değişikliği anlamına geliyordu, ama bu yeni
yöneticileri çoğu zaman daha esnek ve toleranslıydı. Bu toplumların
çoğu artık daha fazla otonomiye sahipti ve çoğunlukla daha az vergi
ödüyorlardı... Dini olarak, İslam'ın, Yahudilere ve yerel Hıristiyanlara
daha fazla dini özgürlük tanıyan, daha tole ranslı bir din olduğunu
ortaya çıktı.
Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihindeki hoşgörü örnekleri bununla
sınırlı değildir. 1324 yılında Bursa'yı ele geçiren Osmanlılar,
Bizans idaresinde baskı gören Yahudiler için bir topluluk kurdular.
Yahudiler Osmanlıları kurtarıcı gibi karşıladılar. Orhan Bey'in
izniyle Etz ha-Hayyim sinagogu inşa edildi. Edirne, Osmanl başkenti
olduğunda Karaitler de dahil olmak üzere Avrupalı Yahudiler, buraya
göç ettiler. 1376'da Macaristan, 1394'de Fransa ve Sicilya'dan sürülen
Yahudiler buraya yerleşip güvenliğe kavuştular. Haham İzhak Sarfati
Avrupa'daki Yahudi cemaatlerine yolladığı mektupta, Hıristiyan idaresinde
yaşadıkları baskıdan kurtulmaları için Osmanlı topraklarına yerleşmelerini,
orada güven ve refah bulmalarını öğütlüyordu:
Almanya'daki kardeşlerimizin günlük uygulamalar haline gelen zorla
vaftiz ve sürgün gibi zalim kanunlar karşısında düştükleri, ölümden
çok daha acı sıkıntıların haberini aldım. Bir yerden kaçtıklarında
gittikleri yerde daha zor bir durumla karşılaştıklarını öğrendim...
Her tarafta ruhi azap ve fiziki işkence haberleri alıyorum; merhametsiz
zalimlerin cebren günlük vergi topladıklarını duyuyorum... Kardeşlerim
ve hocalar, dostlarım ve tanıdıklarım! Ben, İzhak Sarfati, soyum
Fransız olsa da Almanya'da doğdum ve orada saygıdeğer hocalarımın
ayak ucunda oturdum. Şunu beyan ederim ki Türkiye içinde hiçbir
şeyin eksik olmadığı ve eğer isterseniz herşeyin sizinle olacağı
bir yerdir... Hıristiyanlar yerine Müslümanların idaresi altında
yaşamak sizin için daha iyi değil midir? Burada her bir kişi ocağının
ve incir ağacının altında barış içinde ikamet ediyor. Burada en
değerli elbiseleri giymenize izin var. Hıristiyan ülkesinde, aksine,
çocuklarınızı, hakarete uğramalarına veya dövülmeye maruz bırakmadan,
bizim zevkimize göre kırmızı veya mavi elbise giydirmeye bile cesaret
edemezsiniz...
Fatih Sultan Mehmet, 1453 yılında İstanbul'u ele geçirdiğinde Bizans'ın
baskısı altında kalmış bir Yahudi cemaatiyle karşılaşmıştır. Kendisini
sevgiyle karşılayan bu kişilerin huzur içinde yaşamaları için gerekli
buyrukları vermiştir. 1470'de, Bavyera'dan sürülen Yahudiler de
Osmanlı İmparatorluğu'na sığınmışlardır. İspanya ve Portekiz'deki
Katolik devletler tarafından katliama ve sürgüne maruz bırakılan
Yahudilerin de Sultan II. Beyazid döneminde Osmanlı topraklarına
yerleşmeleri İslamiyette hoşgörünün ne kadar geniş olduğunu gösteren
başka bir örnektir. O dönemde İspanya topraklarının büyük bölümüne
hakim olan Katolik krallar, daha önceden Müslüman Endülüs yönetimi
altında huzur içinde yaşayan Yahudilere büyük baskılar uygulamışlardır.
Kemal Reis komutasındaki Osmanlı donanması, ülkeden sürülen Yahudileri
ve katliamdan kurtulabilen Müslümanları, gemilerle taşıyarak Osmanlı
ülkesine getirmiştir.
Sultan II. Beyazid, 1492 senesi ilk baharında İspanya'dan çıkarılan
bu mazlum Yahudileri, Osmanlı ülkesinin belirli yerlerine ve özellikle
de şu anda Yunanistan'da bulunan Selanik, Edirne, Eğriboz'a bağlı
Livâdiye ve Tırhala çevresine yerleştirdi. Ülkemizde bugün yaşamakta
olan 25.000 kadar Türkiye Yahudi'sinin büyük çoğunluğu, söz konusu
İspanyol Yahudilerinin torunlarıdır. 500 yıl önce beraberlerinde
getirdikleri din ve geleneklerini, Türkiye'nin koşullarına uydurmuşlardır
ve kendi okulları, hastaneleri, huzurevleri, kültür kurumları ve
gazeteleri ile rahat bir yaşam sürdürmektedirler. Istanbul, Izmir,
Safed ve Selanik Sefarad Yahudiliğin merkezleri olmuştur. Hekim
Yakup, Yusuf ve Moşe Hamon, Daniel Fonseca gibi saray doktorlarının
büyük bir kısmı Yahudilerden seçilmiştir. 1493 yılında İbranice
kitaplar basılmaya başlanmıştır. Müslüman idarelerin, düşünce özgürlüğü
konusunda da hoşgörülü olduklarına bir delil de Yahudi düşünce adamlarının
yaptıkları bilimsel ve edebi çalışmalardır. Joseph Caro, Shlomo
ha Levi Alkabes, Jacob Culi ve Rabbi Abraham ben Isaac Assa'nın
çalışmaları bunlar arasında sayılabilir. Avrupa'nın pek çok ülkesindeki
Yahudi cemaatleri asırlardır antisemit ırkçı saldırıların endişesi
ile yaşarken, ülkemizdeki Yahudi cemaati daima huzur ve güven içinde
olmuştur. Yalnızca bu örnek dahi İslam ahlakının getirdiği hoşgörülü,
adaletli anlayışın tespit edilebilmesi için yeterlidir. İslam dünyası
hakkında yazdığı eserleriyle tanınan Andre Miquel bir eserinde şöyle
demektedir:
Hıristiyan halklar, Bizans ve Latin devletleri zamanında bulamadıkları
çok iyi yönetilen bir idare altındaydılar. Asla sistemli bir zulüm
görmediler. Tam aksine imparatorluk, İstanbul başta olmak üzere,
işkence gören İspanyol Yahudileri'ne bir sığınak olmuştu. Hiçbir
yerde zorla İslamlaştırma olmamıştır.
Müslümanların tarih boyunca kendilerine gösterdiği bu engin hoşgörü
ve hakkaniyet politikasına karşın, İsrail Devleti'nin bugün işgal
ettiği topraklardaki Müslümanlara gösterdiği insanlık dışı muamele
taban tabana zıttır. Üstelik bunun sözde din adına yapılmasının
ise hiçbir ahlaki yanı yoktur.
Bu gerçekler, Filistin'de barış sağlanmasının hem zorunlu hem de
mümkün olduğunu göstermektedir.
[Sayfa Başı] [Ana
Sayfa] |